AMERİKAN BASINI HAZAR ERGÜÇLÜ’YÜ YAZIYOR: OLAĞANÜSTÜ. BÜYÜLEYİCİ. UNUTULMAZ.

<span style="font-size: 11.

AMERİKAN BASINI HAZAR ERGÜÇLÜ’YÜ YAZIYOR:  OLAĞANÜSTÜ. BÜYÜLEYİCİ. UNUTULMAZ.
24 Haziran 2026 Gündem Google News

TRIBECA’DA HAZAR ERGÜÇLÜ KONUŞULUYOR

Başarılı oyunculuğu, güçlü ekran varlığı ve uluslararası projeleriyle dikkat çeken Hazar Ergüçlü, başrolünde yer aldığı ve ortak yapımcıları arasında bulunduğu, Alphan Eşeli’nin yazıp yönettiği yeni filmi “MUTTER: Bir Annenin Hatıra Defteri” ile Tribeca Festivali’nde uluslararası sinema basınının odağına yerleşti.

Dünya prömiyerini New York’ta gerçekleştiren filmin ardından yayımlanan eleştirilerde Ergüçlü, festivalin en dikkat çeken performanslarından biri olarak gösterildi. Amerikan basını tarafından “filmin en güçlü yanı” olarak tanımlanan oyuncu, Isabelle Adjani’ye benzetilen performansıyla; kırılgan, güçlü ve büyüleyici oyunculuğu, yürek parçalayan performansı, her sahnede gözleri üzerine toplayan etkisi ve unutulmaz dönüşümüyle uluslararası eleştirmenlerden övgü yağmuru aldı.

NEW YORK’TA İLGİ ODAĞI OLDU
Bu yıl 25. yılını kutlayan Tribeca Festivali kapsamında dünya prömiyerini gerçekleştiren “MUTTER: Bir Annenin Hatıra Defteri”, uluslararası sinema çevrelerinin dikkatini çekerken, gösterimin ardından yayımlanan eleştirilerde en çok konuşulan isim Hazar Ergüçlü oldu. Festival kapsamında düzenlenen gösterimler ve özel davetlerde Hazar Ergüçlü, yalnızca performansıyla değil, filmin ortak yapımcılarından biri olarak da uluslararası sektör temsilcilerinin dikkatini çeken isimlerden biri oldu.

“FİLMİN EN GÜÇLÜ YANI HAZAR ERGÜÇLÜ”
Amerikan sinema yayınlarının önde gelen mecralarından Bloody Disgusting, filmle ilgili değerlendirmesinde “MUTTER’ın en güçlü yanı Hazar Ergüçlü’nün performansı” yorumunda bulundu. Eleştiride Ergüçlü’nün canlandırdığı Gül karakterinin filmin duygusal omurgasını oluşturduğu belirtilirken, oyunculuğu için “olağanüstü”, “güçlü”, “kırılgan”, “gizemli” ve “kendini tamamen role adamış” ifadeleri kullanıldı. Yayın ayrıca seyirciyi filmin başından sonuna kadar hikâyenin içinde tutan temel gücün Hazar Ergüçlü’nün performansı olduğunun altını çizdi.

ISABELLE ADJANI BENZETMESİ
Uluslararası eleştirilerde en dikkat çekici yorumlardan biri ise Hazar Ergüçlü’nün performansının, dünya sinema tarihinin en çarpıcı oyunculuklarından biri olarak kabul edilen Isabelle Adjani’nin kült film “Possession”daki unutulmaz performansıyla kıyaslanması oldu. Eleştirmenler, Ergüçlü’nün rolüne tamamen kendine özgü bir yorum kattığını belirtirken, performansının filmin en unutulmaz unsurlarından biri olduğunu vurguladı.

“KIRILGAN, GÜÇLÜ VE BÜYÜLEYİCİ”
Bloody Disgusting’in değerlendirmesinde öne çıkan bir diğer unsur ise Hazar Ergüçlü’nün performansındaki katmanlar oldu. Eleştiride oyuncunun aynı anda hem kırılganlığı hem gücü hem de gizemi taşıyabilmesi dikkat çekici bulunurken, performansının geniş bir duygu skalasını başarıyla yansıttığı ifade edildi.

“YÜREK PARÇALAYAN PERFORMANS”
Uluslararası eleştirmenler, Hazar Ergüçlü’nün canlandırdığı Gül karakterinin yaşadığı ağır mücadeleyi son derece etkileyici bir biçimde yansıttığını belirtti. Oyuncunun performansı için “yürek parçalayıcı olduğu kadar ilham verici” değerlendirmesi yapılırken, karakterin yaşadığı tüm zorluklara rağmen ayakta kalma mücadelesini büyük bir inandırıcılıkla taşıdığı vurgulandı.

“HER SAHNEDE GÖZLER ONUN ÜZERİNDE”
Horror Buzz tarafından yayımlanan değerlendirmede Hazar Ergüçlü’nün performansının filmin merkezindeki güç olduğu vurgulandı. Eleştiride oyuncunun filmin neredeyse tamamını omuzladığı belirtilirken, bir annenin koşulsuz sevgisini, fedakârlığını, yalnızlığını ve hayatta kalma mücadelesini son derece inandırıcı bir şekilde yansıttığı ifade edildi.

“UNUTULMAZ BİR DÖNÜŞÜM”
What A Scream Podcast ise değerlendirmesinde Hazar Ergüçlü’nün performansını doğrudan “etkileyici” olarak tanımladı. Eleştiride oyuncunun karakterin yaşadığı fiziksel ve psikolojik dönüşümü büyük bir ustalıkla taşıdığı belirtilirken, performansının filmin duygusal yoğunluğunu yukarı taşıyan en önemli faktörlerden biri olduğu vurgulandı.

FİLM HAKKINDA
Yazar ve yönetmen Alphan Eşeli imzasını taşıyan “MUTTER: Bir Annenin Hatıra Defteri”, sıra dışı bir doğumun ardından toplum tarafından dışlanan genç bir annenin hayatta kalma mücadelesini konu alıyor. Psikolojik gerilim ile dramatik anlatıyı bir araya getiren film, dünya prömiyerini Tribeca Festivali’nde gerçekleştirdi. Filmin yönetmen koltuğunda ise yönetmenliğiyle olduğu kadar kültür-sanat alanındaki uluslararası çalışmalarıyla da tanınan Alphan Eşeli oturuyor. Daha önce “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915” filmiyle dünya çapında 30’dan fazla festivalde gösterilen ve çok sayıda ödül kazanan Eşeli, aynı zamanda uluslararası kültür ve sanat platformu ISTANBUL ’74’ün kurucu ortağı. Senaryosu da Alphan Eşeli imzası taşıyan “MUTTER”, psikolojik gerilim ile dramatik anlatıyı atmosferik bir sinema diliyle bir araya getiriyor. Son yıllarda dünya sinemasında yükselişe geçen arthouse gerilim türünün dikkat çekici yeni örneklerinden biri olarak gösterilen film, Tribeca’daki dünya prömiyerinin ardından uluslararası festival yolculuğuna devam edecek. “MUTTER”ın Türkiye’deki gösterim takvimi ise önümüzdeki dönemde açıklanacak.

Bloody Disgusting – Daniel Kurland, 3.5/5

‘Mutter’ İncelemesi – Bir Annenin Sevgisi Bu Acımasız Folk Korku Hikâyesinde Canavara Dönüşüyor [Tribeca 2026]

Hamilelik, doğum yapmak ve annelik son derece yoğun deneyimlerdir; hatta bir bakıma kendi başlarına doğal bir beden korkusu (body horror) formu olarak değerlendirilebilirler. Bir kadının hayatındaki bu kırılgan dönemin korku sinemasında sayısız kez işlenmesinin pek çok nedeni vardır; ister mağdur edilmiş bir hamile kadın üzerinden, ister çocuğuna karşı karanlık duygular geliştiren yeni bir anne üzerinden anlatılsın.

Hamilelik ve doğum her ne kadar bir kırılganlık dönemi olsa da, aynı zamanda son derece güçlü bir bağın oluşmasına da vesile olur. Bu bağ da korku türünün sıklıkla yararlandığı verimli bir malzemedir. Türk yönetmen Alphan Eşeli’nin Mutter: Bir Annenin Günlüğü filmi; Hatching, Lamb ve The Brood gibi ayrılık kaygısını, mirası ve dönüştürücü yas duygusunu sürreal bir bakış açısıyla ele alan yapımları anımsatan modern bir folk korku filmi. Aynı zamanda türün kendine özgü bir yaratık filmi örneği olarak da başarılı oluyor.

Mutter, anne ile çocuk arasındaki kopmaz bağı güçlü bir şekilde inceliyor. Gül (Hazar Ergüçlü), yavrusundan ayrılmayı reddediyor; hatta o yaratık, insandan çok canavara benziyor olsa bile. Sonuçta bunun bir önemi yok. O, Gül’ün çocuğu ve bu onun için fazlasıyla yeterli. Annelik acı verici ve işkence dolu olabilir, ancak yaşanan tüm travmalara rağmen buna değen bir deneyimdir. Mutter: Bir Annenin Günlüğü de aynı derecede rahatsız edici bir deneyim sunarken, farklı olmaya cesaret eden güçlü ve dokunaklı bir hikâye anlatıyor.

Film, doğumun doğal uç noktalarını çevreleyen hem güzel hem de acımasız korkuları doğrudan gözler önüne seriyor. Ancak anlatı bununla sınırlı kalmıyor; anneliğin yanı sıra bekar annelere yöneltilen yargılayıcı önyargılar ve buna eşlik eden kadın düşmanlığı üzerine de daha geniş bir yorum getiriyor. Mutter, Gül’ün hayatındaki çıkar ilişkileri üzerinden bu yaygın saygısızlığın dünyanın her köşesine işlemiş olduğunu dile getiriyor. Buna rağmen film, vermek istediği mesajlarla asla didaktik ya da öğüt verici bir tona bürünmüyor. Yer yer fazlasıyla doğrudan olabilir, ancak hiçbir zaman vaaz veren bir noktaya ulaşmıyor.

Bu film zaman kaybetmiyor ve daha ilk dakikalarında hem Gül’ü hem de seyirciyi kaosun içine atıyor. Henüz birkaç dakika geçmeden Gül açıklanamaz bir canavar doğuruyor ve neredeyse aynı anda partneri tarafından terk ediliyor. Hikâye, Gül’ü aniden yalnız ve korkmuş bir halde karşımıza çıkarıyor. Mutter’ın masalsı ve rüya mantığıyla ilerleyen yapısı, filmi bir folk korku alegorisine daha da yaklaştırıyor. Film, anneliği Gül’ün tüm hayatını ele geçiren ve onu adeta tüketen bir güç olarak trajik bir şekilde resmediyor. Bunun yanında Mutter, sevgi ile nefret, iyilik ile kötülük arasındaki ince çizgiyi ve bu uç noktaların sürekli bir çatışma ve değişim halinde oluşunu da araştırıyor.

Verilmek istenen mesaj nasıl aktarılırsa aktarılsın etkili olurdu; ancak filmin Gül’ün insan olmayan yavrusu için eski usul pratik efektleri tercih etmesi ayrıca takdir edilesi. Gül’ün bedeninden çıkan ve hayatta kalmaya çalışan larva benzeri yaratık gerçekten tiksindirici görünüyor. Filmin farklı anlarında karşımıza çıkan ürkütücü beden korkusu öğeleri ise anneliğin fedakârlık gerektiren doğasına gönderme yapıyor. Mutter yapış yapış ve rahatsız edici bir hikâye anlatıyor; özellikle ses tasarımı son derece mide bulandırıcı bir etki yaratıyor. Bazı kareler, 1980’lerde çekilmiş bir Stuart Gordon ya da Brian Yuzna filminden çıkmış gibi görünüyor.

Filmin etkileyici pratik efektlerine kapılmak kolay. Ancak bu filmin en güçlü yanı, Hazar Ergüçlü’nün Gül rolündeki olağanüstü performansı. Ergüçlü, filme ihtiyaç duyduğu duygusal merkezi kazandırarak seyircinin bu yoğun yolculuğu sürdürmesi için güçlü bir neden sunuyor. Oyunculuğu zaman zaman Isabelle Adjani’nin Possession filmindeki unutulmaz performansını çağrıştırırken, role tamamen kendine özgü özellikler de katıyor. Film başladığında Gül, tıpkı yeni doğmuş bir bebek gibi, dünyada tamamen yalnız bırakılmış durumda. Bu nedenle film son derece yalnız ve izole bir atmosfer taşıyor; geniş planlar, boş mekânlar ve eksik bırakılmış kadrajlar bu hissi güçlendiriyor.

Gül’ün ne olursa olsun çocuğunun yanında kalma dürtüsü, bir yandan yürek parçalayıcı olsa da ilham verici olmayı başarıyor. Ergüçlü’nün kendini tamamen adadığı performans burada büyük bir yük taşıyor ve oyuncuya yoğun duyguların geniş bir yelpazesini yansıtma fırsatı sunuyor. Bu performans kırılgan, güçlü, gizemli ve çok daha fazlası. Gül, larva halindeki bebeği kadar büyük bir dönüşüm geçiriyor; film boyunca görünmez bir başkalaşım sürecinden geçiyormuş gibi hissediliyor ve bu süreç bebeğinin gelişimini yansıtıyor.

Gül hayatın ona kötü kartlar dağıttığı bir karakter olsa da, filmin tamamı izleyiciyi yabancılaştırmayı amaçlayan brutalist bir estetikle örülmüş. Solgun ve kasvetli ışık kullanımı ile seyrek ve soğuk mekân tasarımları, kaçışı olmayan depresif bir dünyanın altını çiziyor. Film, hafifliğin imkânsız göründüğü ağır ve ezici bir duygu yaratıyor. “Dünyada çok fazla hasta ruhlu insan var” cümlesi filmin tekrar eden ifadelerinden biri. Ancak bu karanlık söylem büyük ölçüde erkeklere ve onların Gül’ün hayatındaki sürekli yıkıcı etkilerine işaret ediyor. Gül’ü sürekli hayal kırıklığına uğratan tek değişmez unsur onlar.

Mutter ayrıca “Tanrı’nın lütuflarını geri alması” fikrini de ele alıyor ve belki de Gül’ün bir sebepten ötürü bu lanetli çocuğu hak edip etmediğini, bunun İncil’deki cezalandırma anlayışına benzer bir durum olup olmadığını sorguluyor. Film boyunca Gül’ün geleceğine dair kaçınılmaz bir başarısızlık hissi ve sürekli bir korku yaratılıyor. Final bölümünde anneliğin özverili doğasına dair son derece karanlık mesajlar bulunuyor. “Yine de mücadele etmeye devam etti” sözü bile burada yaşananları anlatmak için yetersiz kalıyor. Filmin Alphan Eşeli’nin kendi annesine ithaf edilmiş olması ise özellikle çarpıcı ve o ana kadar izlediğimiz her şeyi farklı bir perspektiften değerlendirmemizi sağlıyor.

Eşeli, hem tanıdık hem de sarsıcı bir folk korku filmi ortaya koyuyor. Film, anne ve canavar temalı hikâyelerin beklenen birçok unsurunu barındırsa da Gül’ün yaşadıkları hiçbir zaman etkisini kaybetmiyor ya da tekrar hissi yaratmıyor. Yönetmen, ebeveynlik üzerine düşüncelerini aktarmakta zorlanmayan güçlü bir yapım ortaya koymuş. Hatta zaman zaman filmin kapkara karanlığı biraz fazla gelebiliyor. Film, aşırı yoğun hüznün zaman zaman parodi hissi yaratmaması için biraz geri çekilse belki daha da etkili olabilirmiş.

Mutter hiçbir zaman bu noktaya tamamen ulaşmasa da, gerçek anlamda içine kapandığında uzun süreli bir keder deneyimine dönüşüyor ve bu yönüyle çok eğlenceli bir seyir sunmuyor. Buna rağmen annelik ve fedakârlık üzerine etkili bir düşünme alanı yaratıyor ve sıkça işlenmiş temaları ele almasına rağmen derin bir etki bırakmayı başarıyor.

Mutter: Bir Annenin Günlüğü, dünya prömiyerini Tribeca 2026’da gerçekleştirdi. Vizyon tarihi henüz açıklanmadı.

 

Horror Buzz – Norman Gidney, 8/10

Tribeca 2026 – Mutter, isteyip istememenizden bağımsız olarak, bittikten çok sonra bile zihninizde kalmaya devam eden filmlerden biri. Türk sinemacı Alphan Eşeli’nin yazıp yönettiği film, hem bir annenin koşulsuz sevgisine saygı duruşunda bulunuyor hem de bu sevginin taşıdığı tehlikelere dair grotesk bir uyarı niteliği taşıyor. Julia Ducournau’nun katmanlı ve bedensel etkisi güçlü işlerini hatırlatan yapım, yoğunluğu neredeyse sezgisel bir duygusal zekâyla birleştiriyor. Bu güçlü bir sinema örneği. Ancak hassas bünyelere göre değil.

Film, panik içindeki baba Cem’in (Erdeniz Kurucan), eski ve hantal bir minibüsle tehlikeli bir dağ yolunda ilerlediği sarsıcı bir sahneyle açılıyor. Şiddetli bir yağmur fırtınası sürerken eşi Gül (Hazar Ergüçlü) doğum sancıları çekmektedir. Çok kısa sürede bunun sıradan bir hamilelik olmadığını anlarız. Annenin içinde bulunan şey dışarı çıkabilmek için karnını pençeleriyle parçalamaktadır. Kan fışkırmaya başlar, yola devrilen bir ağaç yolculuklarını durdurur ve bebek doğar. Yeni doğan yaratık kan gölü içinde kıvranmaktadır; başı biçimsizdir, dokunaçları hareket etmektedir ve tiz, domuzu andıran sesler çıkarmaktadır. Çocuğunu gören Cem, dehşet içinde doğaya doğru kaçıp gider. Ancak Gül, yeni doğan bebeğine bağlıdır ve bulunduğu yerde kalmak zorundadır. Çocuğu ne kadar korkunç görünürse görünsün, Gül’ün annelik rolünü üstlenmekten başka seçeneği yoktur.

Gül, yaşadığı uzak dağ kulübesine geri döner ve bu yaratığı büyütmeye başlar. Yaratık süt emebilmek için adeta göğüslerini kemirmektedir; gece gündüz çığlıklar atmaktadır. Öte yandan evde yiyecek yoktur ve artık eşinin sağladığı gelir de ortadan kalkmıştır. Durum kötüden daha kötüye giderken, Cem’in eski patronu Ercan (Güven Kıraç) şirket aracını geri istemek için çıkagelir. Gül fiziksel ve zihinsel olarak tükenmiştir, ancak çocuğuna bakabilmek için kararlıdır. Acı bir sahnede, çocuğuna yiyecek almaya çalışırken emniyet müdürünün kasaptan hediye kabul ettiğine tanık olur. Statü ve cinsiyet, kimin avantajlı olduğunu belirlemektedir. Gül’ün hayatındaki tek aydınlık nokta ise Alp (Ulvi Kahyaoğlu) isimli yerel bir adamın ona gösterdiği nezakettir. Alp yalnızca romantik bir ihtimal sunmakla kalmaz, aynı zamanda daha iyi bir yaşama açılan pratik bir yol da olabilir.

Gül için, o yaşam formu bedeninden çıktığı andan itibaren tek amaç onu ne pahasına olursa olsun korumak ve büyütmektir. Bunu anlar ve sıradaki adımda neler yapabileceğini düşünerek endişeyle bekleriz. Görsel anlatım ölçülü ve etkili olsa da, Eşeli asıl dehşeti göremediğimiz ama duyabildiğimiz şeylere saklar. Ses tasarımcısı Hervé Guyader, Mutter için topraksı ve organik seslerle örülü bir dünya yaratıyor. Derin çıtırtılar ve içsel patlama sesleriyle kurulan işitsel doku, izleyicinin midesini bulandırıyor. Duyduklarınız, ekranda gördüklerinizden çok daha korkunç şeyler hayal etmenize neden oluyor. Besteci Tristan Bechet ise sanki rastlantısal olarak bulunmuş enstrümanlardan oluşan tamamen uyumsuz bir müzik kullanarak filmin anlam katmanlarını güçlendiren bir atmosfer yaratıyor.

Tüm bunların ötesinde, senarist ve yönetmen Alphan Eşeli ile başrol oyuncusu Hazar Ergüçlü, filmi yalnızca dayanıklılık testi olmaktan çıkaran isimler. Ergüçlü’nün canlandırdığı Gül, filmin her sahnesinde yer alıyor. Bir annenin, ne kadar korkunç görünürse görünsün, yavrusunu neden koşulsuzca koruyup savunacağını bize hissettirmeyi başarıyor. Bunun yanı sıra Gül, yardım beklemek yerine ihtiyaç duyduğu şeyi yapmak için harekete geçen güçlü ve becerikli bir kadın karakter. Gereken neyse onu yapıyor.

Eşeli, toplum içinde kadınlardan beklenen ağır rolü irdeleyen bir film ortaya koymuş. Korku sineması hayranları ise bol miktarda ürkütücü vahşet sahnesinin yanı sıra, Basket Case’den bu yana görülen en başarılı bebek-yaratık tasarımlarından biriyle karşılaşıyor. Mutter, annelerin üstlendiği role adanmış, güçlü ve kana bulanmış bir saygı duruşu niteliğinde. Herkes için uygun bir film değil; ama zaten annelik de öyle değil.

 

What a Scream Podcast – Ygraine Haclett-Cantabrana, 5/5

Annelik deneyiminin tüm yönleri, gerçek hayatta adım adım işlenen bir beden korkusu (body horror) gibidir ve Mutter: Bir Annenin Günlüğü, açılışındaki patlayıcı derecede kanlı sekansından itibaren, anne olmanın ne kadar dehşet verici bir süreç olabileceğini göstermeyi amaçlar.

Türk yönetmen Alphan Eşeli tarafından yazılıp yönetilen Mutter: Bir Annenin Günlüğü, kendini çaresizce kıt kanaat yaşayan bir bekar annenin etrafına konumlandırır; kadın, uzaylı bebeğinin doğumunu gizli tutmaya çalışmaktadır.

Annelik olgusunun yıllar boyunca uzanan birçok korkutucu yönünü ele alan Mutter: Bir Annenin Günlüğü için en zekice karar, odağı tamamen canavar bebek üzerine kurmak yerine Gül’ün deneyimini merkezine almasıdır. Onun yaşadığı sıkıntıların büyük kısmı bebekten kaynaklanmaz (emziren çoğu annenin yaşayabileceği türden ısırılmış ve yara olmuş bir göğüs dışında), aksine çevresindeki insanların ona nasıl davrandığından doğar. Sorumluluk almak yerine eşi onu terk eder, kasaba halkı ona bir dışlanmış gibi davranır ve erkekler ondan faydalanır.

Mutter: Bir Annenin Günlüğü yalnızca kişisel düzeyde etki yaratmakla kalmaz, aynı zamanda anneliğin kadınlar üzerindeki yıkıcı etkilerine dair daha geniş bir yorum da sunar; özellikle finansal, sosyal ve fiziksel açıdan savunmasız kadınlar söz konusu olduğunda. Film, destek olmadan anneliğin bir kadını hem fiziksel hem de ruhsal olarak öldürebileceği gerçeğini net bir şekilde ortaya koyar.

Mutter: Bir Annenin Günlüğü, bir annenin gözlerindeki acının ardındaki hikâyeyi son derece zeki ve sürükleyici bir şekilde keşfeder. Son derece etkili şiddet ve kan sahneleri ile başrol Hazar Ergüçlü’nün olağanüstü performansı birleştiğinde, film “canavar annelik” alt türüne dair etkileyici bir yorum sunar.

Film, yeni anne Gül’ün (Hazar Ergüçlü tarafından etkileyici bir şekilde canlandırılıyor) seyirciyle ilk kez tanıştırıldığı sahneyle açılır; kendisi bir arabanın arka koltuğunda kanlı ve acı dolu bir doğum sürecinin içindedir. Kocası, doğurduğu insan dışı varlığı gördüğünde kaçar ve Gül’ü tek başına bir anne olarak yolculuğuna devam etmek zorunda bırakır. Gül annelikle baş etmeye çalışırken, özellikle de yaşam özünü emen doğaüstü bir bebekle, geçimini sağlamak için elinden geleni yapmak zorunda kalır ve kısa süre içinde bekar annelere karşı hayatın ne kadar acımasız olabileceğini deneyimlemeye başlar.